Bir ülkede insanlar artık ‘’Nasıl ev sahibi olurum?’’ diye değil, ‘’Bu ay kirayı nasıl ödeyeceğim?’’ diye düşünüyorsa ortada yalnızca bir konut sorunu yoktur.
Ortada, doğrudan insanın hayatına dokunan bir barınma sorunu vardır. Bugün Türkiye’de milyonlarca insanın hayali bir ev sahibi olmak. Ama bu hayal, birçok kişi için her geçen gün biraz daha uzaklaşıyor. Çünkü ev fiyatları yükseliyor, kiralar yükseliyor, inşaat maliyetleri artıyor; buna karşılık vatandaşın gelirinde geriye kalan miktar giderek daralıyor. TÜİK’in Temmuz 2026 verilerine göre inşaat maliyet endeksi yıllık yüzde 28,33 arttı. Bu artışın arkasında arsa, işçilik, malzeme ve finansman gibi birçok maliyet bulunuyor. Fakat vatandaş açısından sonuç çok daha basit:
Ev pahalı. Kira pahalı. Hayat pahalı.
Ve insanın bütün bu yükün altında hala geçinmesi gerekiyor.
Kira artık bütçenin bir kalemi değil, bütçenin kendisi. Eskiden kira, aylık giderlerin önemli bir parçasıydı. Bugün ise birçok aile için neredeyse bütün bütçeyi belirleyen temel gider haline geldi. Maaş yatıyor. Önce kira. Sonra faturalar. Sonra mutfak. Sonra ulaşım. Çocukların ihtiyaçları. Borçlar. Ve ayın sonuna doğru aynı soru:
‘’Daha kaç gün var?’’ Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası da yeni kiracılar için kira hareketlerini ayrıca takip ediyor. Çünkü mevcut kiracıların ödediği kiralar ile yeni bir eve taşınmak zorunda kalan kişinin karşılaştığı kira aynı olmayabiliyor. Bu ayrım çok önemli. Çünkü bugün yıllardır aynı evde oturan bir kiracının ödediği kira ile ev değiştirmek zorunda kalan bir vatandaşın karşısına çıkan yeni kira arasında ciddi farklar oluşabiliyor. İş değiştiriyorsunuz. Tayin oluyorsunuz. Boşanıyorsunuz. Evleniyorsunuz. Çocuğunuzun okulunu değiştiriyorsunuz. Başka bir şehre taşınmanız gerekiyor. Ve bir anda karşınıza yeni kira piyasası çıkıyor. İşte o zaman mesele yalnızca ‘’kira ne kadar?’’ sorusu olmaktan çıkıyor. ‘’Bu şehirde yaşayabilecek miyim?’’ sorusuna dönüşüyor.
Peki çalışan insan neden ev sahibi olamıyor? Asıl üzerine düşmemiz gereken soru bu. Çünkü ev sahibi olmak artık yalnızca düzenli çalışmakla çözülebilecek bir mesele değil. Bir vatandaşın ev alabilmesi için önce ciddi bir peşinat biriktirmesi gerekiyor. Peşinat için tasarruf gerekiyor. Tasarruf için de gelirden geriye para kalması gerekiyor. Fakat yüksek kira ve yaşam maliyetleri nedeniyle birçok insan zaten ay sonunu getirmekte zorlanıyor. Dolayısıyla bir kısır döngü oluşuyor.
Kira yüksek, tasarruf yok, peşinat yok, ev alınamıyor, kira ödenmeye devam ediyor. Yıllar geçiyor. İnsan çalışıyor. Para kazanıyor. Ama hala kiracı. Bir noktadan sonra insanın aklına şu soru geliyor. ‘’Ben ne zaman kendi hayatımı kurabileceğim?’’ Bu yalnızca ekonomik bir mesele değil. Konut meselesini yalnızca ekonomi başlığı altında değerlendirmek büyük bir eksiklik olur. Çünkü barınma sorunu insanların hayatındaki birçok kararı etkiliyor. Gençler evden ayrılamıyor. Evlilikler ertelenebiliyor. Çocuk sahibi olma planları değişebiliyor. İnsanlar iş fırsatlarını yalnızca maaşa göre değil, o şehirde yaşayabilmenin maliyetine göre değerlendirmek zorunda kalabiliyor. Bir insanın çalıştığı şehirde yaşayacak bir ev bulamaması, aslında iş gücü piyasasını da etkileyen bir sorun. Bu nedenle konut politikası aynı zamanda aile politikasıdır, gençlik politikasıdır, istihdam politikasıdır.
Ev yatırım aracı olabilir. Ama barınma ihtiyacı ertelenemez. Elbette ev bir yatırım aracıdır. Mülk sahibi olmak vatandaşın hakkıdır. Ev sahiplerinin de ekonomik koşullar içerisinde mülklerinden gelir elde etmesi doğaldır. Ancak burada toplum olarak dengeyi konuşmamamız gerekiyor. Çünkü bir tarafta yatırım amacıyla alınan konutlar varken, diğer tarafta hayatının en temel ihtiyacı olan barınmayı karşılamakta zorlanan insanlar var. Dolayısıyla tartışmayı ‘’ev sahibi mi haklı, kiracı mı?’’ noktasına sıkıştırmak yerine daha büyük bir soru sormalıyız: Türkiye’de yeterli ve erişilebilir konut üretilebiliyor mu?
Sadace daha fazla bina yapmak yetmez. Türkiye’nin daha fazla konuta ihtiyacı olabilir. Ama yalnızca daha fazla bina yapmak çözümün tamamı değildir. Önemli olan erişilebilir konut üretmektir. Dar gelirli vatandaşın ulaşabileceği sosyal konutlar artırılmalı. İlk kez ev alacak vatandaş için uzun vadeli ve sürdürülebilir finansman modelleri geliştirilmeli. Konut üretimindeki arsa ve finansman maliyetlerini azaltacak politikalar oluşturulmalı. Şehirlerin nüfus ve altyapı kapasitesi dikkate alınarak uzun vadeli planlama yapılmalı. Kiracının da ev sahibinin de hakkını koruyan dengeli bir sistem kurulmalı. Ve bütün bunlar günü kurtarmak için değil, 10, 20 yıl sonrasını düşünerek yapılmalı. Çünkü bugün atılmayan adımın bedelini yarının vatandaşı ödeyecek.
Bir ev sadece dört duvar değildir. Bir ev; bir çocuğun güvenli büyüdüğü yerdir. Bir ailenin mahremiyetidir. Bir insanın kendisini güvende hissettiği yerdir. Yıllarca çalışmanın ve biriktirmenin sonucudur. Emeklilik döneminin güvencesidir. Bu yüzden insanların ‘’Ben de bir gün ev sahibi olmak istiyorum’’ demesi lüks değildir. Asıl sorgulamamız gereken, çalışan bir insanın neden bu hayale ulaşmakta bu kadar zorlandığıdır.
Artık şu soruyu sormalıyız. Türkiye’nin geleceğini konuşurken yalnızca büyüme oranlarını, konut satışlarını veya yeni projeleri konuşmamalıyız. Bir de vatandaşın hayatına bakmalıyız. Bir öğretmen maaşıyla nerede yaşayabiliyor? Bir hemşire görev yaptığı şehirde ev kiralayabiliyor mu ? Yeni mezun bir genç ailesinden bağımsız yaşayabiliyor mu? Asgari ücretle çalışan bir insan, temel ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra ev sahibi olmak için nasıl birikim yapacak? Emekli bir vatandaş, gelirinin önemli bölümünü kiraya ayırmak zorunda kalmadan nasıl yaşayacak? Bunlar yalnızca ekonomik sorular değildir. Bunlar Türkiye’nin nasıl bir toplum olmak istediğiyle ilgili sorulardır. Çünkü bir ülkede insanlar araba alamayabilir. Tatile gidemeyebilir. Daha küçük bir telefon kullanabilir. Harcamalarını azaltabilir. Ama insanın güvenli bir yerde yaşama ihtiyacını ortadan kaldıramazsınız. Bu nedenle konut meselesini artık yalnızca emlak piyasasının konusu olarak görmemeliyiz. Bu mesele; Barınma meselesidir. Aile meselesidir. Gençlerin geleceği meselesidir. Çalışanın alın terinin karşılığı meselesidir. Ve en önemlisi, insanca yaşama meselesidir.
Bugün belki de sormamız gereken en basit soru şu: Bir ülkede çalışarak geçinen bir insan, başını sokacak bir eve sahip olmayı neden lüks olarak görmeye başladı? Bu soruya gerçek ve sürdürülebilir bir cevap veremediğimiz sürece, konut sorununu çözmüş sayılmayız. Çünkü mesele insanların daha büyük evlerde yaşaması değil. Mesele, insanların kendi ülkelerinde insanca yaşayabilecekleri bir eve ulaşabilmesidir. Ve bence Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda cevaplaması gereken en önemli sorulardan biri tam olarak budur.